Diziler Sadece Eğlence mi, Yoksa Kültürel İnşa mı?
Popüler kültür ürünleri masum değildir; her anlatı, görünmez bir değer sistemini normalleştirir ve toplumsal algıyı zamanla yeniden şekillendirir.
Son yıllarda Türk televizyon dizileri yalnızca Türkiye’de değil; Ortadoğu’dan Balkanlara, Latin Amerika’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada izleniyor. Türkiye bugün dünyanın önemli dizi ihracatçılarından biri. Bu başarı genellikle ekonomik verilerle ölçülüyor; oysa meselenin bir de kültürel boyutu var.
Çünkü diziler sadece hikâye anlatmaz. Aynı zamanda bir hayat tarzını, insan ilişkilerini ve değer anlayışını görünür kılar. Asıl soru şu:
Bugün “Türk dizisi” diye ihraç ettiğimiz yapımlar gerçekten bizim kültürümüzü mü anlatıyor, yoksa küresel popüler kültürün yerel görünümlerini mi üretiyor?
Yerli Olmak Mekânla mı, Anlamla mı İlgilidir?
Bir yapımın Türkiye’de çekilmesi, Türkçe konuşulması onu kendiliğinden “yerli” yapar mı?
Yoksa yerli olmak, taşıdığı anlam dünyasının bu toplumun tarihî ve ahlâkî birikimiyle bağ kurmasını mı gerektirir?
Kültür; dekor, kostüm veya şehir manzarasından ibaret değildir. Kültür, hangi insan tipini ideal gösterdiğinizle ilgilidir.
Bugün birçok dizide karşımıza çıkan anlatı kalıpları; aileyi huzurun değil çatışmanın mekânı olarak sunan, sadakati istisna hâline getiren ve gerilimi sürekli tırmandıran kurgular üzerine kuruludur.
Özellikle büyük şehir merkezli hikâyelerde güç, para ve ihtiras ekseninde dönen ilişkiler; zenginlik, rekabet, ihanet üçgenini neredeyse kaçınılmaz bir hayat modeli gibi göstermektedir. Oysa bu toprakların kültürel hafızasında aile, bir kriz alanı değil; dayanışma ve terbiye merkezidir.
Tekrar Eden Anlatılar Zihniyet Üretir
Medya yalnızca yansıtmaz, aynı zamanda inşa eder.
Sürekli tekrar edilen hikâyeler, zamanla “hayat zaten böyle” duygusu oluşturur.
Bugün genç kuşakların ilişki biçimlerinden başarı algısına kadar pek çok konuda ekran anlatılarından etkilenmesi tesadüf değildir. Popüler kültür, çoğu zaman okuldan daha sürekli, aileden daha görünmez bir öğretmene dönüşür.
Kültürel İhracat mı, Kültürel Aşınma mı?
Türkiye teknik olarak güçlü diziler üretiyor. Ancak ihraç edilen yalnızca görüntü kalitesi değil; aynı zamanda bir değer dili.
Burada şu soruları sormak gerekiyor:
- Küresel pazara uyum sağlama çabası yerel derinliği zayıflatıyor mu?
- Reyting kaygısı kültürel sorumluluğun önüne mi geçiyor?
- Evrensellik adına kimliksizleşmiş bir anlatı mı yaygınlaşıyor?
Bu sorular televizyon sektöründen çok daha geniş bir alanı, doğrudan kültür politikalarını ilgilendiriyor.
Sessiz Dönüşüm
Tarih boyunca toplumları en fazla dönüştüren şeyler savaşlar değil, kültürel etkiler olmuştur. Kültür değişimi çoğu zaman zorla değil, alışkanlık yoluyla gerçekleşir. İnsan sürekli maruz kaldığı anlatıya yabancılaşmaz; ona benzemeye başlar.
Dolayısıyla mesele yalnızca yapımcıların ne ürettiği değil, izleyicinin neyi tercih ettiğidir.
Ne izlenirse o çoğalır. Ne talep edilirse o yazılır.
Asıl Soru
Sorun hikâye anlatmak değildir. Sorun, kendi hikâyemizi hangi değer zemini üzerine kurduğumuzdur.
Kültür geçmişten devralınan bir miras olduğu kadar, her gün yeniden kurulan bir anlam dünyasıdır. Ekran ise bu inşanın en güçlü araçlarından biridir. Bu yüzden kültür ve sanat alanında çalışan herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekir:
Biz nasıl bir insanı çoğaltıyoruz?
Bosna’nın bilge lideri Aliya İzzetbegoviç’in şu sözü, bugün için de anlamlı bir uyarı niteliğindedir:
“Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.”
Bugün yapılması gereken; kendi medeniyet dilini kaybetmeden, çağın imkânlarını kullanarak yeni hikâyeler anlatabilmektir. Tartışmanın odağı, başkasına benzemek değil; kendimiz olarak var kalabilmektir.
İstanbul, 21 Şubat 2026
Film Yönetmeni ve Yazar
Muhammed Bozbey



